24 Haziran 2009 Çarşamba

Muhteşem üçlünün yeni maceraları....

Bu sayfaya,bir varmış bir yokmuş diye başlamalıydım aslında...
Tam 200 adet çekilmiş fotoğraflardan seçtiklerimi yayınlıyorum.Tam bir fotoroman gibi...
Zaten bu üçlü bir araya geldi mi,ortalık yıkılır...
Ama dikkat edin hep başabaşa olan fotoğraflar ağırlıkta....

Çakıl'ım(bir de yeni bir yazı yazabilse),Kybele'm (kendi bloğunda öyle güzel anlatmış ki bu macerayı,adeta masal gibi...) ,Afrodit(ona da bir blog açacağız yakında),Keki(Kybelenin kardeşi,yakında Muğla sporda oynayacak inşallah),sırığım ve yeğenim,Bir bahçe fotoromanında sizlerle....
Buyrun;
Daha kapıdan girer girmez havaya girdiler....Anında pozlar verilmeye başlandı...Artiz bunlar ARTİZ!


Bu fotoğraflara bakan,bir vişne festivalinden görüntüler zanneder....Bu üç güzeli de bahçe festivalinin birincileri seçiyorum...Yani çılgınlarını....














Bahçeden topladığım asma yapraklarıyla yaptığım dolma tenceresini,hızla kapıp koşan kişinin yüz hatlarına dikkat!Arkasından onu yakalamaya çalışan ise çok ilginç yakalanmış....Öğle yemeğimizin hangi havada geçtiğini tahmin etmek zor olmasa gerek....
Güzelliklerim benim..

Aşırırken yakalandın değil mi,Kybelem....
Çakıl'ım,arkadaşları gelecek diye,profeterol yaptı.Herşeyini internetten bulduğu tarifle yaptı.Tesadüfen aldığı tarif sevgili Müge'nin tarifiymiş.Buradan o na da sevgilerimi gönderiyorum...Tarifini merak ediyordunuz kızlar,sizin için....
Hepimiz parmaklarımızı yedik adeta...Hatta,Keki ve ben gece mutfakta karşılaştık,Aynı amaç için....Kalanını yemek için...
:-))



AFRODİT DEDİK YA,YANILMAMIŞIZ DEĞİL Mİ?


Çakılımın yurt dışından aldığı bu maske iki güzelin de çok hoşuna gitti...Kybele,nedense gözlük takınca daha anlam kazandırdı maskeye...




Gençler başbaşa kalsın da konuşsunlar diye izin istedim.Birkaçgün önce ,merdivenlerden düştüğümde incinen ayağımı hem dinlendirmek ,hem de biraz uyuyarak geceye daha dinç kalkmak için,Çakıl'ımım odasında biraz uzanayım dedim ...
Ama NE MÜMKÜN!
Üç cadı odaya dalıp benimle sohbete,dolayısı ile adeta fotoromana döndürdükleri bu toplantının fotoğraflarına ilaveler yaptılar.Civcivler gibi yatağa yanıma kıvrılıp,eski günlerden bahsettik.
Çok dinlendim çoookkk!
:-))
Artık,bahçe turuna başlanmıştır....




Sanki Kıvanç Tatlıtuğ oradaymış gibi bakıyorlar!
Hayran hayran...:-))













Masanın üstündeki çiçek ve t-lightlar Afrodit ve Kybele'nin bize armağanları...


Gecenin çakırkeyif zamanı.....Birarada olmanın keyfi....


Bunlar beşibiryerdeler.... Ablalar ve kardeşleri.... Yani Daltonlar.....O zaman Red-kid kim oluyor?
Hahahaha,tabii ki ben....Ne de olsa fiziksel benzerliğimiz var(!)....

Gecenin burada bittiğini sanıyorsunuz değil mi?
Hayııırrrr...
Üçünü aynı yatakta yatırmamnın cezasını hepimiz çektik....
Spor yapacağız diye,Ebru Şallı'nın sesini taklit ederek yatakta plates yaptılar...
Nefes aaallll,nefes veeeerrr....Çok güzel....
Saatlerce....
Neşeniz daim olsun çocuklarım benim....

21 Haziran 2009 Pazar

Evladına sahip çıkan tüm babaların bu günü kutlu olsun....






ALİ RIZA EFENDİ’NİN HAYATI
Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi, Selanik’te 1839 yılında doğdu. Selanik’te Abdi Hafız Mektebi’nde okuduğunu32 ve Vakıflar İdaresi’nde “ikinci katip” olarak memuriyet yaptığını bildiğimiz Ali Rıza Efendi, sonradan Rüsumat İdaresi’ne girmiş ve “Gümrük Memurluğu” görevlerinde bulunmuştur.Ali Rıza Efendi’nin gümrük muhafaza memurluğu görevi, Selanik yakınlarında, Olimpos Dağı eteklerinde bulunan Katerin Kazası’na bağlı Papazköprüsü (Çayağzı)’nde idi. Selanik ile bütün civarının ve hatta İstanbul’un odun ve odunkömürü ihtiyacını temin eden bu bölgede bir kaç yıl görev yaptıktan sonra Rüsumat’tan da ayrılır. Ayrılmasında, bu bölgede asayişin gittikçe bozulması ve Rum çetelerinin devamlı baskınlarla huzuru bozmaları rol oynamıştır. O yıllarda yeni evli olan Ali Rıza Efendi, eşini bu karışık ortamdan kurtarmak istemiştir. Onun buradaki görevinin 1870’lerden itibaren 1880-1881 yıllarına kadar devam ettiği biliniyor. Bu tarihlere göre Ali Rıza Efendi, evlendiği tarihlerde ve Mustafa Kemal doğduğu sıralarda Çayağzı’ndaki bu görevde idi. Nitekim, Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal’in doğduğu günlerden bahsederken, “O zamanlar Ali Rıza Efendi’nin memuriyeti Selanik civarında Çayağzı’nda idi, bazı geceler eve gelmiyordu” der.331935 yılında ele geçirilen ve Ali Rıza Efendi’ye ait olduğu tespit edilen bir fotoğrafla ilgili olarak yapılan araştırmalar sonucu, onun 1876-1877 yıllarında Selanik’teki “Asakir-i Milliye Taburu”nda “Birinci Mülazım”, Üsteğmen rütbesiyle görev yaptığını öğreniyoruz. Mensubu olduğu “Selanik Asakir-i Milliye Taburu” 1876 Osmanlı-Sırp Savaşı’nın başladığı günlerde Şura-yı Devlet Başkanı olan Midhat Paşa’nın teşebbüsleri ile kurulmuş “gönüllü taburlar”dan biridir. Halktan gönüllülerin iştiraki ile orduya yardımcı olacak böyle bir kuvvetin teşkili fikrini ön safta destekleyenler arasında Namık Kemal ile Ziya Paşa da vardır.İlk hareket İstanbul’da başladıktan sonra, Selanik’te memurlardan ve halktan yazılan gönüllüler “Millet Askeri” adı altında bir tabur kurmak ve savaşa hazırlanabilmek için hükümetten silah istemişlerdir. Başarılı bir eğitim yapan bu taburun İstanbul’a getirilmesinin halkı teşvik edeceği düşünülmüş ve Ali Rıza Efendi’nin de bulunduğu tabur, Orhaniye Zırhlısı ile 24 Aralık 1876’da payitahta varmıştır. Büyük törenle karşılanan tabur, Midhat Paşa önünde resmi geçit yapmış ve Süleymaniye Kışlası’nda misafir edilmiştir. Ali Rıza Efendi bu taburun ikinci bölüğünde Üsteğmendir. Ali Rıza Efendi, Selanik Islahhane Mahallesi’nde, Emir Bostan’da ve Numan Paşa Camii avlusunda “Asakir-i Milliye”ye askeri talimler yaptırmıştır. Bu tabur sonradan II. Abdülhamit tarafından, daha 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin sonucu alınmadan lağvedilmiştir.”4Ali Rıza Efendi, 1881’den sonra Rüsumat İdaresi’ndeki görevinden ayrılır. Kereste ticaretine atılır. Atatürk’ün çocukluk arkadaşı ve babasını tanıyan Kütahya Milletvekili Hacı Mehmet Somer’in anlattığına göre, Ali Rıza Efendi’nin kereste ticaretine atılmasında, Çayağzı’nda iken tanıştığı ve iyi paralar kazandıklarını gördüğü tüccarlar etkili olmuştu. Elindeki bir miktar parayı koyarak ve Cafer Efendi ile ortaklık kurarak ticaret hayatına atılan Ali Rıza Efendi, önceleri iyi para kazanıyordu. Fakat sonradan işleri bozuldu. Buna sebep olan da yine haraç isteyen “Rum eşkiyalar” idi. Hacı Mehmet Somer bu durumu şu şekilde anlatıyor:“Ali Rıza Efendi kereste ticaretine varını yoğunu vermişti. İlk zamanlarda büyük başarılar gösteren bu teşebbüs, Katerin’in ezeli belası olan eşkiyaların hırslarını tahrik etti. Ali Rıza Efendi’yi para göndermesi için tehdit ettiler. Şayet para göndermezse. kerestelerini yakacaklarını bildirdiler. Bu sebeple orman mıntıkasına gitmek, işlerini kontrol etmek mümkün olmuyordu. İşlenmiş keresteleri sahile nakletmeğe korkuyordu. Çünkü bu keresteler eşkiyalar için rehine mahiyetinde idi. Nihayet Ali Rıza Efendi’den ümit ettikleri para gelmeyince, bütün keresteleri yaktılar. İşçileri de tehdit ettiler. İşçiler de dağılıp gittiler. Bunun üzerine Ali Rıza Efendi, yangından mal kaçırır gibi, mümkün olabileni kurtarmaya çalıştı.“Buradaki eşkiyaların hepsi siyasi çetelerdi. 1298 (1883) tarihinde Teselya’nın Yunanistan’a terkedilmesiyle, Yunan hududu Katerin Kazası’na ve Olimpos dağlarına dayanmakta idi. Bütün mesele bundan ileri geliyordu. 1877 Rus harbinden sonra Makedonya çetelerle dolmuş, artık buralardaki Türklere rahat kalmamıştı. Bu siyasi çeteler yüzünden Ali Rıza Efendi’nin ticareti de bozuldu.”35Makbule Hanım da , babasının işlerinin Rum eşkıyalarının faaliyetleri sonucunda bozulduğundan bahsettikten sonra, onun “tuz ticaretine başladığını ve mağazasında bulunan tuzların toptan eridiğini, bu işten de ziyan gördüğünü, tekrar memuriyete geçmek istediğini, bunda da muvaffak olamadığını” anlatır.36Memuriyetten ayrıldıktan sonra giriştiği her ticari faaliyet bu şekilde başarısızlıkla sonuçlanan Ali Rıza Efendi, bu olaylardan çok etkilenmiş ve büyük bir moral çöküntüsü içinde hayata küsmüş ve ağır bir hastalığa yakalanmıştır. Zübeyde Hanım anılarında bu gelişmeleri şöyle anlatmaktadır: “Merhumun, son günlerinde işinin fena gitmesinden çok müteessir oldu. Kendisini salıverdi. Daha sonra da derviş meşrep bir hal alarak eridi gitti. Kocamın hastalığı büyüdü, artık yaşamazdı.”37 Makbule Hanım’ın ifadelerine göre Ali Rıza Efendi, “işlerinin kötü gitmesinden çok müteessir oldu... Nihayet barsak veremine tutuldu. Üç sene hastalık çektikten sonra vefat etti...”38Ali Rıza Efendi’nin ölüm tarihi ile ilgili olarak değişik tarihler verilmektedir. Mustafa Kemal hatıralarında, tarih vermeden, “...Şemsi Efendi Mektebi’ne kaydedildim. Az zaman sonra babam vefat etti”39 demektedir. Kız kardeşi Makbule Hanım ise anılarında, kendisinin doğduğu günlerde (1885), babasının hastalığının başladığını, işine gidemediğini ve ilk yaşını doldurduğunda da hastalığın çok ağırlaştığını ve en küçük kız kardeşi Naciye (doğumu: 1889) kırk günlük iken babasının vefat ettiğini anlatır.40Bu durumda Ali Rıza Efendi’nin ölümünün 1899 veya 1990’ın ilk aylarına rastlaması gerekir. Mustafa Kemal de o sırada dokuzuncu yaşının içindedir. Ve Şemsi Efendi Okulu’nun üçüncü sınıfındadır. Afet İnan, “Mustafa, daha ilkokul çağında babadan yetim kalmıştır” derken; Ali Fuat Cebesoy da, “babası öldüğünde Mustafa Kemal’in 9-10 yaşlarında olduğunu” yazmaktadır.41Bütün bu anılardan elde edilen bilgilere rağmen, Faik Reşit Unat, Ali Rıza Efendi’nin 28 Kasım 1893 tarihinde öldüğünü belirtmektedir. F. R. Unat, belgeyi yayınlamadan, bu tarih ile ilgili olarak, Makbule Hanım’a ilk kocasından ayrıldıktan sonra babasından aylık bağlanmasına ait dosyadaki belgeleri kaynak göstermektedir.42 Mustafa Kemal’in Manastır Askeri Lisesi’ne girişi olan 13 Mart 1896 tarihinden geriye doğru gelindiği zaman, Askeri Rüştiye, Mülkiye Rüştiyesi ve çiftlikte geçirdiği yaklaşık dört buçuk aylık süre dikkate alınınca; Faik Reşit Unat’ın belirlediği tarihin doğru olması ihtimali yüksektir. Bu nedenle, Ali Rıza Efendi’nin ölümünü 1893 yılı kabul edersek, kendisi 54, babasının vefatında Mustafa Kemal 12 yaşında olmaktadır.

18 Haziran 2009 Perşembe

Çakılımın doğum günü....




Veeee.... ben hayatıma anlam katan yıllara başlamış oldum 19 Haziran 1985 ten itibaren...


Yaşamımın bir amaca yöneldiği, miladi bir tarihtir bu tarih...


Yarın 25 yaşına adım atıyorsun güzel kızım...

Ne çabuk geçti diye düşünüyorum da,aslında kardeşin de ,sen de beni üzmediğiniz için ve zorlamadığınız için yılların çabuk geçtiğini anlıyorum.

Hayat bundan sonra,yıllar daha hızlı akacak senin için,dilerim en güzel günler bundan sonraki yıllarda saklıdır ve seni mutlu edecek şekilde geleceğini oluşturur.

Dualarım,yaşın kaç olursa olsun,çok sağlıklı yaşamandan yana,çok sevilip sevmenden yana,ve hayata hep gülümseyerek bakmandan yana...

Bugün bir yaşını daha doldurmanın mutluluğunu gördüğüm için benden daha mutlusu yok.Özellikle kazıyarak yakaladığın başarılarınla kendine yol açman beni çok gurulandırıyor...


Doğduğun gün her yer aydınlıktı, her zaman aydınlık içinde yürü benim güzel kızım....

Kalbinin güzelliği ile farklısın ve özelsin...

Bana pırıl pırıl bir hayat sundun

İyi ki varsın...

İyi ki doğurmuşum seni...

Nice senelere benim ilkim....

16 Haziran 2009 Salı

Prenses'imin doğumu yakınlaşıyor....

Benim prensesim her an doğum yapabilir. 2,5 ay önce yavrularını düşürmüştü.Yeniden hamile kalması için biraz süre gerekir diye düşünmüştüm.Ama bizim kızı evde tutabilene aşkolsun.
Tekrar hamile kalmak için,bütün kedilere cilve yapmaya başladı.


Bu kadar sakin bir kedi,hele ki yanına hiçbir erkek kediyi yaklaştırmayan ve sürekli kaçan bu
güzel kızım,ailece hepimizi hayal kırıklığına uğrattı.Çocuklarım şaşkınlık içerisinde onun yaptıklarını izlemek durumunda kaldılar.Hele sırığım"anne onu bir daha eve alma,tam sokak kedisi oldu, sokak kızı irma gibi davranıyor."diye beni sürekli uyarmaya başladı.İrma aşağı ,irma yukarı diye diye "Ayran" olan ismi "İrma "olarak geçici olarak değiştirildi...

Annelik duyguları tam doruk noktasındayken,evde 4 tane yavrusunu düşürmüştü,geri kalanlarını da dışarıda...



Sanırım bu yoğun duygularla,tekrar anne olmak istemişti.Ve şimdi hamile!
Şu günlerde de doğurmak üzere....
Evde sürekli yer arıyor.Benim hazırladığım yeri pek beğenmedi.Hem sepet hazırladım,hem de büyük karton kutunun içine havlular koyup düzenledim.

Ama bizim kız,dolapların kapaklarını açmaya çalışıyor.
Geçenlerde,Çakılın odasına gizlice girdiğini gördüm.Çakıl her iki kedinin odasına girmemesi için aldığı önlemlere rağmen bir fırsat yakaladı.


Hemen sessizce kızımı çağırdım,kapının önünden gözetlemeye başladık.Aralık olan dolabın içinden çıkarabildiği bütün giysileri patisiyle çıkardı.Bir yandan çılgına dönen kızımı zaptetmeye çalışırken susması için elimle işaret yapıyorum.Dolabı tek eliyle boşalttı ama kapısını tam açamadığı için,yere yattı hemen,ama gözlerinide dolaptan ayırmıyor...Sonra girip kucakladım,salona getirip kutuya koydum.
Kızım da bütün çıkarılanları çamaşır makinesine yerleştirip yıkadı...Ne diyeyim ki? :-))







Benim romantik oğlum da,yeşillikler içinde yatıp kalkıyor.

Onunda çapkınlık uğruna başına gelmeyen kalmıyor.İki ay topal gezdi,erkek kedilerle kavga etmediği gün yok gibi.Evde tutamıyorum ki....

Son iki gündür de eve uğramıyor...Kimbilir nerelerde...











Nasılsa acıkınca,kapıya gelip yalvarır.
Tüyleri çok döküldüğü için eve almamaya çalışıyorum.Bir de ayaklarını yıka,üstlerini sil öyle içeri al davası beni yoruyor.
Gerçi arada kaçıyorlar içeriye ama elimde paspas peşlerinden koşmak,çok yoruyor beni...






Zaten onlarda,dışarıda serin yerde yatmaya başladılar...sadece acıkınca,eve girmek için çıkarmadıkları ses kalmıyor.
Hele "Gazoz" inanılmaz kalın ses çıkarıyor.Komşular bile artık rahatsız olmaya başlamışlardır eminim. Son günlerde benim bahçeyle ilgilenmem,onların da hoşuna gitmiş olmalı ki,sürekli saklambaç oynuyorlar ikisi de..Ağaçların tepesinden benim saçlarıma patileriyle dokunmaya çalışıp,ilgimi çekmeye çalışıyorlar.
Benim terapi ilaçlarım onlar....
Ama dilerim "Ayran",yavru sayısını abartmaz....3 adet yaparsa,zaten doğmadan sahipleri belli oldu onların.Daha sonra,güzel kızımı kısırlaştırmayı düşünüyorum.
Hele bir kez anne olsun da...

13 Haziran 2009 Cumartesi

Bahçemdeyim....

-Beni kıskandırmaya mı çalışıyorsun?

Bu yan komşum olan,ikinci çocuğuna hamile olan tatlı mı tatlı Çiğdem'in sitem dolu sözleriydi.Kızkardeşim,benim bahçe krizime çözüm amaçlı bir kermesten aldığı iki kasa çiçeği ekerken,duvarın öte yanından bana böyle sesleniyordu...

Hemen kasanın en güzel bölümünden epeyce vererek paylaştım çiçekleri. O da bana,tohumdan ürettiği çiçeklerden verdi.

Biz birbirimizi kıskandırarak,mahallenin en güzel bahçelerini yaratıyoruz adeta.

Eşi ise ,özellikle hafta sonları bahçeleriyle ilgileniyor.Her ikisi de ,akıl danışabileceğim ilgili insanlar.Otve ağaçlar hakkında sorularıma aldığım cevaplar,bahçe hakkında ne kadar cahil olduğumu anlamama yetti bile...
Ama şimdi,bahçesine domates,biber,fasulye,patlıcan,salatalık,maydanoz,dereotu ve kıvırcık ekmiş biri olarak gururla yazıyorum.
Amaaaaaa,
hesaba katmadığım bir şey vardı.
"Sümüklü böcekler!".
Önce salatalıklarımı yediler,sonra patlıcanlarımı!

Hemen ava başladım.Gece çıkıyor bu uyanıklar...Bir elimde kürek,bir elimde çubuk,her gece tam bir poşet salyangoz ve sümüklü böcek toplayıp atıyorum.Gece 23-24 gibi hala bahçede olduğumu düşünsenize...Uzakta bir çöp konteynerine attırıyorum ki,oralarda beslensinler.Evdeki ilaçla etraflarına sıkıyorum gelmesinler diye.Çok azaldılar.Yan komşumla beraber mücadeledeyiz..
Kendimi tanıyamıyorum.

Görmemişin bahçesi olmuş,orda yatıp orda kalkmış,durumları oluyor anlayacağınız...

Diğer yanımda oturan komşum da;

-"Daha önce kimse bu kadar ilgilenmemişti bu bahçeyle " diyerek bana kuvvet veriyor.


Evin içine girip,dip köşe bir temizlik yapmam lazım.AMA,ben sadece bahçeyle ilgileniyorum.İçerideki yorgunluk beni depresif yapıyor,bahçede daha çok yoruluyorum ama inanılmaz bir dinlenme hissediyorum.Makineye çamaşırı koyup,hemen bahçeye atlıyorum...Sonra arada gelip bir süpürge ve azıcık etrafı toparlayıp,tekrar bahçeye atıyorum kendimi...Dağ gibi ütülenecek giysi birikti....

Bambaşka bir duygu bu toprakla haşır neşir olmak. Geçen sene taşındığım zaman,bu bahçeyi nasıl adam edebilirim diye düşünmeye başladım.40 yıllık bir bina,son 10 yıldır kiracıların elindeymiş.O veya bu sebeple pek bakılmamış bu neredeyse 200 metrekarelik bahçeye.

Benim hep hayalimdi,bahçeli bir ev...

Geçen sene boyumca otları temizlemeye kalkıştığımda,toprağın beton gibi sert olduğunu görünce,bahçeden anlayan bir görevliye kazdırdım.Temmuz ayında taşınmıştım,o dönemde sadece bahçeyi kazdırabildim.

Bu sene de kazdırdım ,ve ben kendimi bahçeye bir attım ki sormayın.


Bahçe kapısındaki bu sarmaşığa aşığım...Çok ince bir dal halindeydi.Son baharda cansız dallarını budamıştım.Bu yaz öylesine dal veriyor ki,sürekli sulayınca da coştu adeta...Vişne ağacını esir aldı.Hemen ayırıp,eve doğru yol verdim.Önümüzdeki sene yeşil bir evimiz olursa hiç şaşmam...Bu ayda bu hızla bu kadar coşarsa,bir kaç sene sonra yandaki evden mahalleyi ele geçirebilir.Yanına sarmaşık gül istiyorum...En yakın zamanda...


Vişne ağacım!

Geçen sene meyvesini yiyememiştim.Bu sene reçel yapabilirim...

Üç tane daha ufak vişne ağacı var bahçede,onlar bile dolu dolu meyve verdi.

Boyumun erdiği yükseklikte olunca her sabah olmuşlarından bir kaç tane yiyebiliyorum sularken...


Bakar mısınız güzelliğine benim kızımın....



Hepsi benim çocuğum gibi oldu...









Aradaki sarmaşığı farkedebiliyor musunuz?Eve doğru ip bağlayıp yön vermek zorunda kaldım...






Domateslerim yakında çiçeklenecek ve 20 gün sonra ilk domatesimi yiyebileceğim...
Çok kısa aralıkla diktiğim için birbirine karışmaz umarım.



Bu,erik ağacım.Asma kendini erik zannedip,ağaca tırmanmış.Erik ağacından üzüm de toplayacağız bu sene...


Benim çardak olarak kullandığım yerde,uzanıp erik kopartmak çok mutlu ediyor beni...




Üçüncü boğaz köprüsünü ben inşa ettim.

:-))

Duvar kenarına ektiğim fasulyeler hızla uzayınca bir şeyler yapmam gerekiyordu.Ağaçtan ağaca ip gerdim ve o ipe bağlantı yaptım.Ablamın terasında tohumdan ürettiği domates ve biberleri de karşısına ekip aynı bağlantıya bağladım hepsini.O domates ve biberleri ayrı yere diktim ki,ablamın bahçesi olsun istedim.


Daha önce ekilmiş bir gül bu...



O da yanındaki çiçeklere bakarak coşuyor...





Saksılardaki güller,Ayşe Tunalı'nın hediyesi...

Önündeki naneler sanki onlardan kuvvet almış gibi inanılmaz hızla

çoğalıyorlar.İnanılmaz güzel bir koku var bahçemin bu kısmında..Reçel yapılıyormuş bu güzel kokulu güllerden...


Oğlumun mahalledeki arkadaşlarından,Sinem'in hediyesi bir Sardunya...

Sahibi gibi güzel kokulu çiçeği hemen bahçeme ektim... Hemen yanına ektiğim hanımeli Leyla'nın hediyesiydi.Ön bahçeyi sevemedi.Hem gölgede kaldı hem de köpeğimiz üzerine yatıyordu.Arka bahçeye getirdiğimin ertesi günü çiçek açtı.Zambak mahvoldu,köpek koparttı onu.Yasemin henüz bir tepki vermedi.Bakalım yerini sevecek mi?



Güller güller güller...









Maydanozlarım ve dere otlarım,ufak ufak kendilerini göstermeye başladılar...


Umarım istediğim görüntüye sahip olabilirim...








Kasalardaki çiçeklerimi ektiğim yer onların hoşuna gitti.

Hemen çiçek açtılar...




İşte çardak yerim....


Masayı koydum.

Bu sene etrafına bakım yapamıyorum.

İnşallah seneye daha güzel olacak.

Beton sedir yaptırmayı düşünüyorum....


İşte acemi bahçevanın yaptıkları bunlar.


Konser ve gezinin fotoğrafları elime geçmedi henüz....

Herkes tatile gitmiş...Bakalım ne zaman dönerler...

Geç bile olsa sizlerle paylaşacağımı umuyorum...


Sevgiyle kalın...

4 Haziran 2009 Perşembe

Yorgunum...



Biraz dinleneyim,konser öncesi yaptığımız pikniğin ve konser görüntülerinin yer aldığı fotoğrafları size aktaracağım.


Son bir aydır,bırakın blogları ziyareti,kendi yazılarımın yorumlarına dahi cevap yazamıyorum.

Bu nedenden dolayı hepinizin affına sığınıyorum...