11 Mart 2009 Çarşamba

Muhteşem üçlü....

Sevimli,Afrodit ve Çakılım...

Bu üçü var ya,bu üçü....

Bir araya geldiklerinde,atom bombası oluyorlar...

Apartmanımızdan taşınmadan önce, bu üçlü bir araya geldiği zaman kıkırdamalardan geçilmezdi...Mütevazı konuştum,kahkahalardan geçilmezdi...

Çılgın bunlar çılgın!
En büyük tutkuları,anneleri de içlerine alarak,üçerli grup olarak sessiz sinema oynamaktı.Hepimiz anlatma özürlerimizle sergilediğimiz davranışlarla,komedi dünyasını aratmıyorduk.Ama inanılmaz anlatım güçleri var bu gençlerin,ayıp mayıp demeden,hedefe odaklanırlar,inanılmaz benzetmelerle anlatırken,biz gülmekten yaşaran gözlerimizle onları tamamlamaya çalışırdık.
Oyun havaları çaldı mı,bizim Afrodit'in eline kimse su dökemezdi...Ağzımız açık seyrederdik...

Hiç bir şey bulmasalar,biz annelere takarlardı...

Bizi göstererek fısır fısır konuşup,sonra kendilerini yere atıp gülerlerdi....


-"TüTü teyze oturdu şimdi,bize bakıyor şimdi,Anneme bakıyor...ha ha ha ...."

-"Şuşu teyze niye öyle bakıyor bize,aaa şaşırdı...ha ha ha..."

-"Nünü teyzenin bakışı hoş değil...ha ha ha"

Ben ayağa kalkınca da birbirlerine sarılıp,sanki öcüden saklanır gibi,korkuyla(!) bakarlar ve köşelere saklanmak gibi senarik bir durum yaratırlardı...

Anlayacağınız,aralarında konuşacak konuları bitince,konuları biz olurduk.Havaya,suya güler olmuşlardı..Tabiii o zamanlar üniversite sınavlarının stres durumları da bunların tırlatmasına yardımcı oluyordu.Delilik belirtilerinin en hat safhasındaydılar...

Gerçi biz anneler de bir araya geldiğimizde onlardan kalır yanımız yoktu,ama bunlar iyice tozutmaya (!),hatta ,yaratıcılık düzeylerini artırıp,doz aşımına başlamışlardı.

Bir gün dayanamadım artık!


-"Kızları boş bırakmaya gelmez.Eliniz boş kalınca dilinize vuruyor sizin!"deyip,evde ne kadar yün varsa önlerine döktüm.Ellerine de şişleri verdim!

-"Haydi bakalım,oturun örgü örün.Hem konuşun,hem örün"

O isyankar kızlar gitti,hanım hanımcık kız oluverdiler birden.Meğer bir uğraş ararlarmış da farkında değillermiş...Sanki sihirli bir el değmiş gibi... Aniden...Sanki bunu beklerlermiş...

Onlarda kendilerini bir kaptırdılar mı,neredeyse sabaha kadar örgü ördüler...Hatta yarışa bile girdiler...Kapı kapı dolaşıp,uygun numaralı şiş aradılar..(Apartman apartman değil,sanki sirk).Gecenin 23.00'ünde sanki çok normalmiş gibi,herkesin üstüne vazifeymiş gibi, şişler arandı.Herkes,kendi dolaplarını karıştırıp buldular!

Ne zaman bir araya gelsek,bu olayı hep konuşuruz.Hatta biraz fazla gülmeye başladıklarında,hemen beni gösterirler;

-"Aman dikkat! daha yavaş olalım,yoksa Tülay teyze örgüleri yığar önümüze "diyerek birbirlerini manidar şekilde sustururlar.Ve o zamanki tepkilerine hep şaşırırlar ve yeni bir gülme krizine daha girerler...



Şimdi hepsi okullarını bitirip,meslek sahibi oldular.Biz taşındığımızdan beri,karşılıklı özlem içindeyiz komşularımla...Biz hem oturduğumuz yeri sevdik,hem de apartmanımızı özledik.Oradaki komşuluk ve arkadaşlığı unutmam mümkün değil,hele ki çocuklarım için orası bambaşka anılarla dolu...

Apartmanda sadece üç arkadaş değiller,oldukça kalabalık kızlar ordusu var.Ama bu üçünde ayrı bir sihir var.Bir araya geldiklerinde,ayarları bozulur...

Dün akşam Beşiktaş'ta buluştular...

Beşiktaş Belediyesine bir sormalı,bir vukuat olmuş mu,diye... :-))
Biliyorum ki,dostlukları,bir ömür sürecek...Evlendiklerinde bile bir araya geldiklerinde,eşlerini korkutacaklarını bilsem de,aralarının asla bozulmayacağını biliyorum...Çünkü çok az insanla bu çılgınlık yaşanır.Dertleşmenin bile en çılgınını onların yaptığına şahidim...Birbirlerine kırılsalar da,kavrama noktalarını tanıyan bu üçlü,asla küs kalamazlar...Aşk, sevgi, şefkat, paylaşım, fedakarlık ve sadakat kadar ortak noktaları olduğu müddetçe,birbirlerinden ayrılmaları biraz zor...Anlayacağınız,klinik vak-alar.......

Beni kendilerine yakın görüp,dertleşmelerimizi hatırlıyorum da,o masum yönlerine hitap ederken ne kadar hassas davranıyordum.Beni önemsiyerek gelip akıl danışmaları ne kadar zor olsa da,çok hoşuma gidiyordu...
İstanbul gibi bir Metropolde,böyle bir yerde oturduğumuz zamanlar için, kendimizi çok şanslı görüyorum...




Yalnız, benim yerime taşınan kişiyi taciz etmeyi bırakın kızlar!...

Kadın"yeter artık" demeye başlamış...Yazık ya,acıyın!

Onları çıkarıp,yeniden taşınacağımızı düşünmeye başlamış....

Yok öyle birşey...

Sizi gidi çılgınlar sizi...

Allah ayırmasın sizi,üçü bir arada nescafelerim....


10 Mart 2009 Salı

Ek-iş'ten sürpriz....


Geçenlerde,bankamatikten yaptığım işlemler sırasında,hesabımda 35 TL gibi fazladan bir miktar gördüm...Düşünüyorum düşünüyorum,böyle bir miktarın geleceği yeri çıkaramıyorum...Bankada o kadar sıra var ki girip soramıyorum da...

Eve gidene kadar düşündüm...Sonra anladım!

Hani, şu sol tarafa yerleştirdiğim internetten kazanç bölümleri var ya....Oradaki bir çok seçenek,uğraşırsan iyi para getirecek olan işler...Uğraşacak zaman bulamadığım için nasıl ilerleyebildiğimi bilmiyorum...

Ama bir tanesine 25 gün önce üye oldum...Ve neredeyse unuttum...


Aslında elime aldığım işleri mutlaka takip etme gibi alışkanlığım var...Ama gündüz çalışıp,akşam da PC olmayan bir eve gidince,ister istemez aksamalar oluyor...Bu da böyle olmuştu...Üye olmamı sağlayan da,Erol çorap sponsorum.."Ücretsiz üye olun Tülay hanım,bakın görün yavaş yavaş kazanacaksınız,farkında olmadan demişti"

Dediği gibi oldu..35 Tl ,buradan gelen bir kazanç....
Bereket versin..

Demek ki davetiye göndersem,daha hızlı ilerleyip,daha fazla kazanç sağlayacağım...

Ha gayret...




Erol çorapla başladım ben internet kazançlarına....Başlangıçta hem ürün alıp,hem de internete verdiğim ilanlarla üyelik yaparak kazanıyordum...Şu an epey üyem oldu,ama endi kotamı doldurmak için uğraşmadığım için,benim kazanmam gereken ücret bir üst kişiye kayıyor...İlgi ve alakaya dönmeliyim...


Daha sonra,gelen maillerden birinde,reklam izle ve kazan diye bir davetiye vardı...

İnceledim,hergün verilen reklamı izlersen ve gönderdiğin davetiyelerden üye olanlar olursa kazancın ayda 360 TL yi bulabiliyor...

Henüz kimseye davetiye göndermedim...Ama kendi izlediklerimle 50 TL yı buldum.60 TL olunca hesaba yatırmaya başlıyorlar.Günde iki kez izleyebiliyorsun.Çok az reklam veriyorlar ve bu nedenle ağır ilerliyor...


Davetiye,davetiye... :-))



Bunu daha çok sevdim.


Buna da bir davetiye ile üye oldum....İstediğim zaman ,istediğim kadar

reklam seyrediyorum...Çok zevkli...Bundan para kazanmıyorsunuz,puan karşılığında istediğiniz ürünü alıyorsunuz...



Davetiye göndermemi isteyenler,maille bildirebilirler...

9 Mart 2009 Pazartesi

Tik Tak...Tik Tak...(Fotoğrafın dili-13. çalışma)




Bir varmış,bir yokmuş.....


Bu bir zamane masalıymış...


Eski bir evin,eski bir saati varmış...


Evin insanları hastalanır,pencerelerdeki camlar kırılır,ama bu saate bir şey olmazmış...Haftada bir kurulur,tıkır tıkır çalışırmış...Onun sayesinde herşey vaktinde yapılırmış....


Gel zaman,git zaman,evin çocukları,yeni yılda annelerine ne hediye alacaklarını konuşmaya başlamışlar...Sonunda, dijital bir saat almaya karar vermişler...Anne,bu hediyeye çok sevinmiş...Hemen eski saati kaldırıp,yerine yenisini koymuş.Eski saati , kilere götürmüş ,kullanılmayan eşyaların konulduğu sepete atarcasına koymuş.Saat hala çalışmaya devam ediyormuş.Tik,tak..Tik,tak...


Aradan epeyce bir zaman geçmiş,bir gün elektrikler kesilmiş.Dolayısı ile,işe ve okula gitmek için alarmın çalmasını bekleyen aile,geç kalkmak zorunda kalmışlar.Hepsi alışılmadık bir sinir harbiyle kahvaltı bile etmeden evden koşarak çıkmak zorunda kalmışlar...

Buna benzer günler çok sık tekrarlanınca,aile çözüm aramaya başlamış...

Ve akıllarına eski saat gelmiş...

Hemen ,kaldırdıkları yerden alıp eski yerine koymuşlar..Ama zaten zamana yenik düşmüş olan bu saat,bir de bakımsızlık nedeniyle,konulduğu yere,akrep ve yelkovanını düşürmüş...Ev halkı üzülmüş...Ama ailenin en büyüğü olan dede,onu tamir edebileceğini söylemiş...

Dede,tamir ettikten ve yağlamasını da yaptıktan sonra saati kurup yerine koymuş....

Artık eski düzenine kavuşan aile,o saati yerinden hiç kaldırmamış...

Onlar ermiş muradına,biz çıkalım kerevetine...


..............................................................................


Ben evlendiğim zaman,anneannem bir duvar saati hediye etmişti...Hani o,bildik ,tarihi kurmalı saatlerden...
Onu o kadar çok sevdim ki,nereye taşınırsam taşınayım ilk olarak onun yerini tesbit edip asarım...Hemen kurarım...Evde oturduğum köşeden görünecek bir yerde durmasına özen gösteririm.Bir gün bozuldu ve ben çok korktum...Ya bir daha çalışmazsa diye....O zamanlar Beşiktaş Hobi merkezinde takı ve aksesuar konusunda eğitmenlik yapıyordum.Hemen onun bulunduğu sokağın başında bir saatçi vardı,oraya götürdüm.Adam sandığını çıkarınca,silmek için istedim...Hemen hobi merkezine gelip,orada yöneticilik yapan Adnan bey vardı o zamanlar,ondan rica ettim,kaplamasını değiştirebilir miyiz diye...Batik tarzı,turkuaz ve mavi karışımı olabilir mi diye...
Bittiğinde inanamadım...Tam istediğim gibi olmuştu...İyi bir fotoğraf makinesi bulursam çekip sizlerin de görmesini sağlayacağım...
Ama saatçiye götürdüğümde,ondan işittiğim azarı da asla unutamayacağım...,
-"Ne yaptın hanım!Bu saatin kaplamasını değiştirirsen,tarihi dokusuna zarar verirsin!Git değiştir!" diye...
Çok şaşırmıştım....Aslında onun bakış açısıyla baktığımda ona da hak verdim...O bir saat uzmanıydı ve tarihi değerlerini bilen insandı...
Ama ben öyle memnunum ki,sadece bana ait olan bir saat elde etmiş oldum...1983 yılında evimin bir parçası olan bu saat,hep en baş köşede yer alacak...Taa ki ben ölene kadar...
Dilerim torunlarım(inşallah) dahil herkes ona sahip çıksın...
Duvar saatime baktığım zamanlar,ya da karanlıkta onun tik taklarını duyduğumda hep buna benzer hikayeler gelirdi aklıma....Galiba onun gibi saatlerin kıymetini bilenlerden olacağım ki,bu tür hikayeler aklıma gelmiş....

6 Mart 2009 Cuma

Nasıl bir griptir bu?

Onbeş gündür söylüyordum;

-"Kızım rengin bembeyaz,yolda üşütüyorsun galiba,ya da iş yerinde...Grip oluyorsun galiba,önlemini al."diye.

-"Yok anne,iyiyim,bir şeyim yok,merak etme."diye de cevabı gelmişti.

Anneler çocuklarındaki değişimi farketmez mi?

Her akşam,termofora sıcak su koyup sırtına koymaya başlamıştım,çünkü ufak ufak gıcık gibi gelen öksürükleri başlamıştı...Tarhana yapıyorum,ama geç kalmamak için erken çıkmaya başlayınca,içemiyordu...

Geçen cuma,evden çıkarken oldukça kötüydü...

-"İstersen telefon aç gelemeyeceğini söyle kızım,hiç iyi görünmüyorsun..."

-"Açılırım annem,yürümek iyi gelir,uykum açılır,deyip gitti...

Aklım ondaydı,uyku zannettiği şey bana hiç öyle gelmiyordu.İşin kötü yanı,Cumartesi ve Pazar günleri de çalışıyor.Yani dinlenecek zamanı yok...

Üç saat sonra bir telefon!

-"Anne,eve geliyorum.Başım dönüyor ve her tarafım ağrıyor...."

İş yeri Avrupa yakasında olduğu için gelişi uzun sürdü...Titreyerek içeri girdi ve kendini zor yatağa attı.Abartısız söylüyorum,bir yorgan iki battaniye,termofor onu ısıtamadı...Yeğenim Ezgi,onu duraktan alıp geldiğinden beri,ısıtacak şekilde sırtına masaj yapmaya başladı.Çay içecek kadar bile yorganı aralayamadı....

Ancak iki saat sonra biraz rahatladı,yani ısınmaya başladı...Bu kez midesi bulanmaya başladı ve kusmaya başladı....Ben zehirlendiğini bile düşünmeye başladım...

-"Hastaneye gidelim" diyorum.Ama yerinden kalkacak gibi değil...

-"Annem,ben sadece biraz uyumak istiyorum.Ağrımayan tek bir noktam dahi yok.Bir ağrı kesici verirsen belki uyurum."

Sürekli kustuğu için veremiyorum ki bir ağrı kesici...

İnleye inleye ,üç dört saat kadar ateşler içinde uyudu...Sirkeli bezle alnını sildim...Çok ateşlendiklerinde,enselerine buz koyarım çocuklarımın...Dudağımla öperek ölçtüğümde henüz 38 derece olduğunu anladım ve sadece buzlu suyla ıslatılmış bezle,alnını ve ensesini sildim...

Ertesi günü gözlerini zor açtı...Hemen iş yerine telefon açtım ve iki gün gelemeyeceğini söyledim.Kovulursa da kovulsun diye düşündüm.Ama iyi dileklerini bildirdiklerinde rahatlamadım desem yalan olur...

Ve ,ancak üç gün sonra doktora gidebildi.Zor yürüyordu...Antibiyotik tedavisine başlamış doktor...Novaljinle karışık bir iğne vurup eve göndermiş...

Akşam saat 22.00 gibi birden hareketlendi...Ama aslında çok halsiz...

-"Ayaklarımda tuhaf bir hareketlenme var anne..."dedi ve ayaklarını sallamaya başladı.

Aklıma ilk gelen,iğneyi yanlış vurdukları oldu...Uyuştuğunu düşündüm!

-"Hayır anne,uyuşma değil,tuhaf bir şey....Enerji yüklendi sanki ayaklarıma".

Anlamıyorum ki!

Düştü düşecek! İnanılmaz halsiz,ama kalktı ve yürümeye başladı...

İkimizde şaşkınız!

Hisseden o!

Anlamayan ikimiz!

Gövdesi düşdü düşecek,ayaklar yarış atı gibi!

Sürekli Volta atmaya başladı evde...Özel doktor olsa açıp soracağım nedenini,ama poliklinik doktorlarından biri...Ara ki bulasın...

İki saat geçti,hala yürüyor...Ama sinir içinde...Üst beden halsiz çünkü...Ama "ayaklarımı yormam lazım "diyor...Hızlı hızlı yürüyor...

Hemen antibiyotiğin propektüsüne baktım...Yan etkileri var mı diye...

Aynen yazıyorum...

SANOCEF 750 mg

Yan etkiler; Basit cilt döküntülerinden serum hastalığı benzeri reaksiyonlara kadar çeşitli allerjik reaksiyonlara rastlanabilir. Bu tip reaksiyonlara daha çok çocuklarda rastlanabilir. Belirti ve bulgular tedavinin başlangıcından birkaç gün sonra belirir ve tedavinin kesilmesi ile ortadan kalkar. Antihistaminik ilaçlar ve glukokortikoidlerin belirti ve bulguların iyileşmesini hızlandırabileceği belirtilmektedir. Nadiren bulantı, kusma gibi gastrointestinal semptomlara rastlanabilir. Daha nadiren hiperaktivite, sinirlilik, bilinç bulanıklığı, sersemlik hissi, baş dönmesi gibi merkezi sinri sistemi; genital prurit ve vajinit; trombositopeni ve reversibl nefrit gibi yan etkiler gözlenebilir.Laboratuvar testlerinden; SGOT, SGPT veya alkali fosfataz değerlerinde hafif yükselme, geçici lenfositoz, lökopeni, hemolitik anemi ile reversibl nötropeniye rastlanabilir.

Anafilaktik reaksiyonlar;anjiyodem,asteni,ödem(yüz,kollar ve bacaklar dahil),dispne,parastezi,senkop veya vazodilasyon gibi tek başına semptomlar halinde görülebilir..


Diğer yazılanlar zaten anlamadığımız latince sözcüklerle dolu...

Hemen ilacı kestik...

Fakat bu iyileştirici bir ilaç değil ,tuhaflaştırıcı bir etki yaratan uyuşturucu gibi...

Tek bir tablet,ilk akşam tam 7 saat yürüttü onu,daha da yürütürdü ama bitap düştü ve enerjiyi hissede hissede uyuyakaldı canım yavrum.Ertesi akşam yine uyutmadı onu,yine tam 4 saat yürüdü...Sırtında battaniye neredeyse koşturan bir ağır hasta...

Ara ara gülmedik değil...

"Anne hipodrumda koştursaydım,üstüme bahis oynayabilirdin.Kesin milyonlar kazanırdın "diye..

Resmen doping hapı gibi!



Çocuklarıma en iyi gelen antibiyotik 'Duocid'...

Doktora söylemeliydiler,çünkü onlar,ilaç firmalarının kabul ettirdiği , hastaneye sunulan ilaçları tüketmek zorunda oldukları için test yapmadan ilaç öneriyorlar...

Hemen eczaneden alıp geldim...

Tam tamına 8 gün evden çıkmadan yatarak dinlendi...Son iki gün ayakları tutmadığı için gidemedi(!)...

Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik doğrusu...

İlginç ve çözemediğimiz bir grip geçirdi çakılım ama iyileşti şükürler olsun...

Sürekli,bal ,süt ve tarçın karışımı,tarhana ve yayla çorbalarını içerek ve daha sonrasında açılan iştahı ile sulu sebze yemekleri ve tatlı yiyebildi...



Tam 4 kilo kaybetti...



Her iş yeri bu kadar iyi niyet göstermezdi...Hepsi yeni bir çalışanı için inanılmaz bir anlayış gösterdiler...

Hepsine teşekkürler...

Mine'ciğim,bu ilaç hakkında bir bilgin varsa açıklar mısın?


3 Mart 2009 Salı

Ölümünden sonra...

Kızım liseye giderken,sınıf arkadaşlarından birinin babasının şair olduğunu söylemişti...
Demek ki çok ilgilenmemişim...Ya da önemsememişim ...
Birgün televizyon seyrederken,konuklardan birini görünce ,çakılım;
-"Aaaa bak anne Deniz'in babası bu!"
-"Yusuf Hayaloğlu mu?" diye şaşırdığımı hatırlıyorum...Ve çok hoşuma gitmişti o zamanlar...
Ama o kadar...Sadece şair olduğunu biliyordum...Şiirlerini okumuş muydum? Hayır! Sadece kendi ağzından okuduklarını biliyorum,ama hatırlamıyorum bile...

Tanıdığımı düşünüyordum...

Meğer hiç tanımıyormuşum...

5 gündür hastalanıp yataktan çıkamayan kızımın,telefondan,ağlamaklı sesini duyunca çok korktum...
-"Anne,Deniz'in babası ölmüş"..Sesi zor çıkıyordu...
Ne diyeceğimi bilemedim...Önce kendisine birşey olduğunu düşünmüştüm o ses tonundan...
Biliyordum ki canım çakılım,ışınlanıp onların yanında olmak istiyordu...
-Anne ya,ben de bir saat önce,kalan paramı soran bir mesaj göndermiştim Hazan ablaya,çok ayıp oldu.Ama bilmiyordum ki.."diyen sesi çok üzüntülüydü...
-"Kızım bilemezdin ki..Ben de duymamıştım.Üzme kendini,daha sonra gider konuşursun kendileriyle"dedim...
Çakılım,Deniz ve ablasının ortaklaşa açtığı yabancı dil dersanesinde öğretmenlik yapıyordu.Geçen ay ayrılmıştı iş yerinden.
O akşam,bütün haberleri gezerek ilgili tüm haberleri izledik kızımla...Üzüntümün yanında şaşkınlıkla izledim haberleri...İsminden başka hiçbir bilgim olmadığını farkedip suçlandım bir ara...

Ahmet Kaya'nın kayınbiraderi olduğunu,sevdiğim birçok şarkının söz yazarı olduğunu hiç bilmediğimi,gerçekten ne kadar önemli bir insan olduğunu anladığımda,bazı şeyleri ne kadar yüzelsel takip ettiğimizi anladım...Örneğin bir ressam olduğunu bilmiyordum...
Çocuklarının kendisine bu kadar çok benzediğini,öldükten sonra anladım...Mavi gözleri annelerinden aldıklarını düşünürdüm...Ağabeylerini hiç görmedim,ama iki kızı tamamiyle babalarının kopyaları...
Değerli birini,ölümünden sonra tanımak benim ayıbım...(ya da magazinsel olmadığı için dikkatimizi çekmedi(!) )

Ne kadar bildik bir türkünün sözlerinin onun olduğunu yeni öğrendim:

Şu dağlarda kar olsaydım olsaydım
Bir asi rüzgâr olsaydım olsaydım
Arar bulur muydun beni beni
Sahipsiz mezar olsaydım olsaydım
Şu yangında har olsaydım olsaydım
Ağlayıp bizâr olsaydım olsaydım
Belki yaslanırdın bana bana
Mahpusta duvar olsaydım olsaydım
Şu bozkırda han olsaydım olsaydım
Yıkık perişan olsaydım olsaydım
Yine sever miydin beni beni
Simsiyah duman olsaydım olsaydım
Şu yarada kan olsaydım olsaydım
Dökülüp ziyan olsaydım olsaydım
Bu dünyada yerim yokmuş yokmuş
Keşke bir yalan olsaydım olsaydım


Ve kendimi ayıpladım.Bazen yaşayan değerlerin hayatlarını araştırıp okumuyoruz.Kulaktan dolma bilgilerle yetiniyoruz...Son senelerdeki,çevreye olan duyarsızlığım nedeniyle kendimden utandım...Düşünün,kızımın arkadaşının babası oluşu dahi,araştırmam için bir sebepti...
Çünkü ben çocuklarımın arkadaşlarının aileleri ile hep tanışırdım mutlaka...Kimlerle arkadaşlık ediyorlar diye...Belki de tanınmış biri olduğu için güven verdi ve bir şairin çocukları asla yanlış olmaz diye mi düşündüm doğrusu hatırlamıyorum bile...

Hasta olduğunu bile duymamıştık.

Ama çok sigara içtiği için,zamanında çok ciddi rahatsızlıklar geçirdiğini duyuyordum Yusuf Hayaloğlu'nun...

56 yaş ,ölüm için henüz çok erken,ama sigara yüzünden,evlatlarına bu kadar büyük bir acı yaşatmamalıydı!
Ekranda gördüğüm yüzler,acının yüzleriydi...
Ve dilerim ki,onlar da sigara içmeyi bırakırlar...

Pandora,onun kendi sesinden bir arşivle anmış onu...

Ailesine başsağlığı diliyorum.Sabırlar diliyorum...

Kızım çok ağır hasta olmasaydı,törene gidecektik,ama hastaneye gidip tedaviye başladı.Şiddetli bir grip...(bunu da geniş olarak anlatacağım)....Nasıl bir gripse,düşmanımın başına vermesin...

2 Mart 2009 Pazartesi

Mim - İstanbul'dan Ne Gitsin, Ne Gelsin?



Geveze kalem mimlemiş beni....

Ben istanbul'u gezmemişim ki sevebilecek sözler söyleyeyim...

1978'de istanbul'a geldiğimizi hatırlıyorum..

Evden okula,okuldan eve gelip gitmeyi öğretti annem,"İstanbul koca şehir,kaybolsanız bulamayız sizi,5 dakika gecikmeyeceksiniz,kötü insanlar var bu şehirde "derdi hep...Bu çok önemli gelmişti bana...Çünkü;

Anadoluyu dolaştık,bağlarda bahçelerde koşturduk,bir kez bile böyle bir ikaz almamıştık annemden...Börtü böcek ısırdığında bile,böyle korkutmamıştı bizi...Halbuki geniş bahçelerde,yılan çoktur...

Belki bu nedenle İstanbul'u hiç sevemedim...Hep kaçmak istedim...Gereksiz şaşalı bir hayat olduğunu düşündüm hep.Halbuki görmemiştim ki o hayatı ben...
Ayrıca şaaşa ne demektir?

Okul biter bitmez,üniversiteye giremediğim için,çalışma hayatına atıldım.Yine bir yerlere gidip gezemedim,tanıyamadım İstanbul'u...Tam tanımaya başlayacaktım ki,evlilik girdi araya....İş ,evlilik,bir de çocuklar olunca ,hepten yarı açık cezaevi gibi, hatta bermuda şeytan üçgenin içinde hissettim kendimi...Bir yerden biryere gitmek için çektiğim sıkıntı cabası...1978'de geldiğim İstanbul'dan kaçma çabalarım"Alkadraz kuşçusu"nu andırırken,2008'e geldiğimi farkettim.
Taa ki bu seneye kadar,İstanbul'un güzelliğini farketmediğimi anladım.Suyun büyüsünü yeni keşfedip büyüleniyorum.Anadolu yakası bana hep daha samimi gelmiştir.Taşındığımdan beri,İstanbul'u seviyorum ben...Kendime yaşayacak bir zaman dilimi ayırdığımdan beri sevmeye başladım bu şehri ben...Bir çay bahçesinde...
Hatta 49 yaşımda bile üniversiteye başlamış olmam dahi ,İstanbul psikolojimle alakalı olduğunu düşünüyorum...


Yeni yapıları ve tüm yenilikleri hakediyor İstanbul,ama kemikleşmiş yapısının bozulmasını da asla istemiyorum.Vapur şekilleri değişmemeli,Ahşap binalar özü bozulmadan yapılmalı...
AMAAA...
İstanbul'a giriş çıkışların kontrol altına alınmasından yanayım...
Orman bölgelerinin koruma altına alınmasından yanayım...
Trafiğinden kormayacağım bir düzenden yanayım...
İyi bir belediye başkanının seçilmesinden yanayım...
Trafik için ,bir belediye başkan adayının önerilerinin uygulanmasını istiyorum.Ben doğma büyüme CHP'liyim.Asla da vazgeçmeyeceğim ve daima destek olacağımı herkes bilir...
Ancak MHP'nin İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayı olan, Ahmet Turgut ,muhteşem anlatıma sahip olan,mesleği şehir planlamacısı olan ve İstanbul için anlattığı projelerine hayran kaldığım bu insanın,(kendimce yanlış kanatta olduğunu düşünüyorum.) es kaza kazanması halinde asla üzülmeyeceğimin de bilinmesini isterim.Seyredin...
Ama gönlüm CHP ile...

İstanbul'u tanımadan gelmemeli,yerleşmemeli ...

İstanbul'u bozmaya gelen varsa gelmesin...
..................................................................................

Koskoca ıstanbul Gibisin

Sen aklıma geldikce,Cihangir'den bakıyorum İstanbul'a...

Sol yanımda Bogazici Köprüsü,

Karsımda Kız Kulesi,güzel Marmara...
Gözlerim kapalı kaldırıyorum kadehimi bütün dostlara...

Agzımda karanfil,senin tadında...

Gözkapaklarımda gökyüzü,elimde rakı,

Düsünürken seni menekseler büyütüyorum avuclarımın arasında...

Bir kedi miyavlıyor,sırtında sarı bir kanarya...

Gözleri kapalı oturuyorlar karsıma.

Bir parca ekmek uzatıyorum.

Gülüyorlar.

Anlıyorum,sen gönderdin onlar yanıma.

Umudumu,kadehimde ask'ımı veriyorum.
Gözlerim acılıyor,

Koskoca İstanbul gibi oturuyorsun karsımda...

Zeynep Orcanel...(Sair)

1 Mart 2009 Pazar

Hiç hayallerinizden sıfır aldınız mı?


¿?
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi..
İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
-"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
-"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
-"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
- "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi..".....
O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı. Öykünün en can alıcı yanı şu:
Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine

-"Bak" dedi, - "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."


İnternetten