6 Ocak 2008 Pazar

Ah Yarınlar.....


Kaçıncıdır bu küllerinden doğuş...
Nasıl bir umar bulmaktır ki,yalpalayarak giderken bile,fırtınalara atılır bir hayat....
Engel olunamayan haksızlıklara vurulan yumruk kendi hayatına mıdır bilinmez...Ama nasıl da farkındasındır atlatacağını bu fırtınayı,her savaşında olduğu gibi...Beyin kontrolünü ele geçirip,kurak geçen zamanları yok edeceksin gibi görünüyor..
Asla başa çıkılamayan gururunu kapı arkasına süpüremiyorsan....

İyi yolculuklar cesaret!

Pazar Keyfim....


Sabah 6:40'da uyandım.
Rutin sabah işlemleri yapıldıktan sonra ,çayımı alıp bilgisayarımın başına geçtim.Maillerimi okuduktan sonra,bloğumu açıp yorumlar gelmiş mi diye baktım.Hergün uğradığım linkleri ziyaret ettikten sonra,televizyonu açtım.
Sabah 8:00'de TRT 1'de her pazar kaçırmamaya çalıştığım bir yarışma var."Keşif Tutkusu".Hem şehirler tanıtılıyor,hem de o şehre ait bir geleneğin hiç duyulmamış adını "anahtar" kelime olarak yarışmacılara veriliyor.İki kişi olarak belirlenen yarışmacılar,o ismin ne olduğunu bulabilmek için şehir turuna çıkıyorlar.Sora sora yönlendiriliyorlar.Ama kural olarak sorulan kişiler, ipucu olarak sadece nereye nasıl gidebileceklerini,yönünü,hangi araçla nasıl gidebileceklerini söyleyebiliyorlar.bir madde mi,yer mi,olay mı yoksa icat mı olduğu asla söylenmiyor.Müthiş kafa çalıştıran bir bulmaca yarışması.Bu hafta,programın sonuna doğru yakalayabildim.Kelimeyi ve sonucunu öğrenemedim.Afyon karahisardaydılar.Ve kocaman bir yer sofrasının etrafında toplanılmış,yetkili kişi "sıra sofrası" dedikleri yemekleri tanıtıyor.Yemekler en az 15 çeşit.Diyor ki yetkili;
-"Bu sıra gecelerinde her yemeğin bir sırası vardır.Eğer gelen konuk yemeği gelişigüzel kendi isteği ile yerse ayıplanır Afyon'da"
Ne değişik bir gelenek değil mi?
Daha sonra sunucu,yarışmacılar ve anlatan kişi,otantik yerleşim alanında, arkada fon müziği çalan halk müziği ezgileriyle,sıra gecesini canlandırarak son veriyorlar.
...................
Daha sonra zaplarken CNNTÜRK kanalında ,Her yerde Haber Var programına takıldım."Yerli kovboy Ali Ekrem ve Yılki atları"konulu bir belgesel.Peri bacaları hakkında söylenen bir çok tanıtım duymuştum.Ama burada farklı bir konu anlatılmış.Yabani at sürüleri yakalanıyor.At satın alıp binmek isteyenler için Kapadokya'nın meşhur binek hayvanlarının nasıl yakalanıp,ehlileştirildiğini gösteriyorlar.Oldukça profesyonel bir ekip.Sürü yakalanıyor,seçimler yapıldıktan sonra,tekrar çayıra bırakılıyor.Atlara yaklaşımlarının çok önemli olduğunu,sürücüye göre at bulmanın ne kadar ciddi bir iş olduğunu anlatıyorlar.At biniciyi sevemezse uyum sağlanmıyor.Çekim çok güzeldi.Sanki yabancı bir ülkenin tanıtımını anlatan rahat bir ifadeyi sezmemek mümkün değildi.
Sunucu bir yandan da kaldığı oteli anlatıyordu.Tipik peri bacası görünümlü,bildiğimiz o beyaz kalkerlerin otel olarak kullanılmadan önce "ahır" olduğunu öğreniyoruz.Görüntüler odaya kaydığında,korumalı 1 metrekarelik alanın daha önce üzüm şırası yapmak için kadınların üzümleri çiğnediği alan olduğunu öğreniyorum.Ve yan tarafında olukla şıranın aktığı depo gibi bir yer görüyorum.
Aslına sadık kalarak yapılan restorasyon çok hoşuma gitti....
....................................................
NTV'de "Viyana filarmoni orkestrası"nın yeni yıl konserine takıldım.Müzik ayrı güzel,görüntülerse alışık olmadığımız tarzdaydı.Tarihi bir yapının önünde dans eden grup,Bir futbol oyuncularının antremanını canlandırıyorlardı.Görülmeye değer sahneler.
Orkestra elemenlarının en genci herhalde 30 gibiydi.Şefleri dahil hepsi yaşı ilerlemiş elemanların hepsi neşe içinde ve zevkle adeta oynayarak çalıyorlardı.
Oldukça etkilendim.
.........................................................
İZ TV'ye geçtim
Ayhan Sicimoğlu'nun sunduğu "renkler" adlı programına daldım adeta.
Yunus Hoca Atölyesindeki heykel yapımı hakkında bilgi edindim.Oldukça geniş ve düzenli bir atölye...Bayan heykel sanatçıları dikkatimi çekiyor,hepsi önemli mesleklerin uzmanları..
Sunucu bir çamur yığınının önünde durup,Özel bir çamur olduğunu anlatan yunus Beyi dinliyoruz hep birlikte.Göksu'dan seramikçi Hasan ustanın çamurlarıyla yapılıyormuş.
Birden çocukken ,bahçede kendi kendimize icat ettiğimizi zannettiğimiz,çamurdan yaptığımız minyatür fincanları,çaydanlıkları,masa ve sandalyeleri hatırladım.Çok zevkliydi.Acaba aynı zevki alabilir miyim diye düşündüm bir an...
Sunucunun"Afrika'da aşk" isimli heykelini,Yunus hocanın yardımıyla yaparken ortaya çıkan eserin erotikliğini,tamamen sanat olarak gördüğüm zaman bazı tutucu yanlarımın yok olduğunu hissettim.Demek ki eğitim,insanı muhafazakar fikirlerini yok etmeden ,görülmesi gerekeni öğretiyormuş dedim kendi kendime.
Yıllar önce yaptığım bir hatayı hatırlattı bana.
Güzel sanatlar fakültesinin imtihanına ablamın zoruyla girmiştim.3000 kişde 30 kişi alınacak.Şansımı tahmin ediyorsunuzdur eminim.İstemiyerek girdiğim imtihanda 50. oldum!Yedeklerdeydim.Ablam "hadi ikinci imtihana da gir "dedi.Ben
-"hayır" dedim.
Gerekçem:"çıplak mankenlerin de resmini yapıyorsunuz,bana göre değil"görüşümdü.
Şimdi 48 yaşımda bunu söylerken,inanın utanıyorum.....Hala o muhafazakar görüşümü muhafaza ediyorum,ama şu an ki görüşümün zemininde ...Kurallarım var.Kabuklarım daha yeni çatlıyor.....

Mimar,mühendis,müzisyen,modacı ,cazcı bayanların yaptıkları heykeller ufak ama detayı fazla ve anlamlıydı.
Birden Arzum Onan'ı görünce çok şaşırdım.Bu işi oyunculuğunun önüne geçen bir meslek olabileceğini söylediğinde birden gurur duyduğumu hissettim.
Programın sonunda,sunucu ayakkabısını boyatırken görüntü veriyor,sebebi,o ayakkabıcı atölyede heykel sanatçılarına poz veriyormuş.Varoş dediğimiz kesimin bu kadar ileri düşünceye sahip olması beni kendime karşı daha bir düşündürdü!.....
............................
Pazar sabahı,9:30'a kadar televizyon maceram bu kadardı.Salona geçtim,Bir bardak daha çay aldıktan sonra camın önüne geçip,gazetelerimi okumaya gidiyorum.
İyi pazarlar.....

5 Ocak 2008 Cumartesi

Hoş geldin yeni yıl !



Senden ne beklemeliyiz?
ZAMANA DUR DİYEMEYECEĞİNİ BİLİYORUM.
Neler söyleyeceksin?
-Bakalım soframızda neler olacak?
-Ekmeği aslanın ağzından alabilecek miyiz?
-Bu kadar hayır kurumu varken,balık tutmayı öğretebilecek miyiz?
-Egemenlik kayıtsız şartsız bizim olabilecek mi?
-Dua ederken,akıl,mantık,zeka yerine,hazır paket yardım mı isteyeceğiz?
-İş bulmak için el etek mi öpeceğiz?
-Hayatla ve kendimizle barışık kalabilecek miyiz?
-Saygının ve düşünmenin önemini hatırlatabilecek miyiz?
Söyler misin?
-Yüreğimizdeki isyanlara teselli olabilecek misin?
........................................................
İsterim ki,
2008 öyle bir yıl olsun ki,
Hiç ümitsiz kalmayalım,sevgilerimiz çoğalsın,sağlıklı ve bereketli bir yıl olsun.
..........................................................
Aşağıdaki mesajı çok beğendiğim için sizlere gönderiyorum.
Mutluluk bankasının sevgi şubesinde, 2008 no'lu hesabınıza, 365 gün daha yatırılmıştır. Mutlu bir şekilde harcamanız dileğiyle.. MUTLU YILLAR...

4 Ocak 2008 Cuma

KAR -Kelime oyunları- 2 -


6 yaşımdayım.
Dayımın görev yaptığı yere ziyarete gideceğimizi öğrendiğimde uykum kaçıyor o akşam.Anneannemi de göreceğim duygusu sevinçten havalara uçmama neden oluyor.Dayım ve anneannem huzurdu benim için,ama dayım bana çocukluğumu hissettiren yegane insan diyebilirim.
Annem,ablam ve ben.Kızkardeşim doğmuş muydu hatırlamıyorum,karlı dağların arasından geçerek yine etrafta hiç ev göremediğim bir yere, baraka gibi bir yere geldiğimizi hatırlıyorum.Babam yine tatbikata kalmış olacak ki bizimle değildi.Babam ve dayım asker oldukları için,sayelerinde Türkiye'yi turladık.Düşünün;ablam İzmir'de,ben Antep'te,kızkardeşim Erzincan'da doğmuşuz.
Neyse,uzun ve on ailenin kaldığı bir barakaya geliyoruz.Askeri lojman olarak kullanılan bir baraka...Etrafında gövdesi barakayı geçecek kadar uzun ince ama sık ağaçları hatırlıyorum.
Ama en güzeli neydi biliyor musunuz?
Şu anda tabirini yapabiliyorum,sanki beyaz bir deniz gibiydi.Yollar askerler tarafından açılmış ama sürekli yağan kar tekrar dolmasına sebep oluyordu.Ezilen kar sesi inanılmaz hoşuma gidiyor.Gırc,gırc ses çıktıkça ayaklarıma bakıyorum,kar ayaklarımın altına palet gibi yapışmış,hemen oyun yapıyorum kendime,dayımın elinden kurtulup (düşmeyelim diye sıkı sıkı tutmuştu ablamla benim ellerimizi) kara batıp çıkmak çok heyecan vericiydi,zıplıyorum,silkeliyorum,ellerimi açmışım gökyüzüne ,yağan karı kucaklıyorum.Ama öyle yarım metrelik filan bir kardan söz etmiyorum,bir metreden fazlaydı yağan kar.Bize dışarı çıkma yasağı çıkmıştı dayım tarafından,asla yanımızda büyük olmadan çıkılmayacaktı.
Hah haa ben ha?
Bir ara kaçamak yapıp kapının önüne çıkıyorum,içeriden gelen seslerin bile bastıramadığı bir kar sessizliğiyle karşılaşıyorum.Resimdeki görüntü ,Sarıkamış resimlerinin arasından seçtiğim, hatırladığım anılara en yakın olanıdır.Biraz daha ileriye gitmek istedim,çünkü görüntü adeta davet ediyor.Annem ne der diye geriye baktığimda,çatıdan sarkan sarkıtları görüyorum,güneş tepeden üstlerine vurduğu için parlak bir kristal görünümünde....Güzellikler karşısında adeta çıldırıyorum,yasağı unutup,büyülenmiş vaziyette nehir gibi uzanan kar yoluna,ormana doğru dönüyorum.Ve birden kararımı verip bata çıka yürümeye başlıyorum.Zavallı ben,bütün alanın benim yürüdüğüm yükseklikte olduğunu düşünmüş olacağım ki,birden uçuyorum.El değmemiş karlara doğru yürümek isterken,sert yerlerden yürürken taşıyan zemin yumuşak yere basınca,kara gömülüyorum.Yukarı bakıyorum,neredeyse boyum kadar daha yukarıda kar yığını var,ve bir yandan yağan kar beni nefessiz bırakıyor.Ağzım,burnum kar doldu,bağırmak istiyorum bağıramıyorum.Hem korkudan,hem soğuktan titriyorum.Birden annemle deyımın konuşmasını hatırlıyorum;
-"Çocuklar uzaklaşmasınlar,ayı ve kurtlar yakına geliyorlar,dikkat edelim."diye.
Korkudan donduğumu anlayacak yaşta değilim,sadece korkuyorum,ağlıyorum ama gözyaşım akmıyor,hissetmiyorum bile.
Bir ara anneannemin sesini duyuyorum.
-"Hasan koş Tülay yok"
Sesi ilaç gibi geliyor bana.
Dayımın nasıl çıktığını,telaşlı sesinden anlıyorum,ama mümkün değil bağıramıyorum.
Birinin beni çektiğini hatırlıyorum.Sarıldı,sonra üstümü silkelemeye başladı.Ben gülümsediğini zanneden budala ,sadece içimden gülümseyebildiğimi,soğuktan yüz mimiklerimin olamayacağını düşünemeyecek kadar sevinmiştim.Kollarımı hareket ettiremiyorum ama dayıma sıkı sıkı sarılıyorum gibi...Ama nasıl buldu beni diye düşünüyorum:Dayım!Kahramanım benim!
Ne olacak ki!
Sadece benim gibi bir salak yasakları ihlal edince,tek ayak izleriyle iki adımda yanıma gelmiş dayım.
Ama ,
-"Yeğenimm"diyen dayımın sesi bir süpermen etkisiydi benim için o an.Sıkı sıkı sarılınca en mutlu insan olmuştum,en güvenilir yerdeydim çünkü....
Sonrasını hatırlamıyorum ama daha sonra beline kadar gelen karlara bizi atarak ve çekerek,bazen saklanarak bizimle öyle güzel oyunlar oynadı ki dayım,herhalde bu nedenle,Sarıkamış anılarımda unutamayacağım güzel kar manzaralarıyla yer etti........
Erzincan da kar konusunda beni doyuran manzaralara sahipti.
İşte bu nedenle,İstanbul'da yağan kar,kar değil benim için.

Antika mirasım -2-



1-Anneannemin elemeği,
Ablam,ben,kızkardeşim,kızım giydik
Umarım,
Torunlarım ve çocukları da giyerler......
2-Benim 25 yıl önce kızkardeşime ördüğüm kazak.Önde,arkada ve kollarda sarkıt boncuklar var.
Kardeşim,ben ve kızım giydik.
Umarım,
Torunlarım ve çocukları da giyerler.....
3-Yine 25 yıl önce kızkardeşime ördüğüm ceket tarzı hırka.
Kızkardeşim,kızım giydiler.
Umarım,
Torunlarım ve çocukları da giyerler....

Balık Tutmasını Öğretmek...

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek,

Ağaç dik on yıl sonrası ise tasarladığın,

Ama yüz yıl sonrası ise düşündüğün, halkı eğit.


Bir kez ürün verir ekersen tohum,

Bir kez ağaç dikersen on kez ürün verir

Yüz kez olur bu ürün eğitirsen halkı.


Balık verirsen bir kez doyurursun halkı,

Öğretirsen balık tutmasını hep doyar karnı.
Kuan-Tzu (Çinli ozan)

(M.Ö. 1000)

3 Ocak 2008 Perşembe

Antika mirasım....-1-



İşte 30 yıl önce ördüğüm kazağım.

Önce ben...

Sonra kızkardeşim...

Sonra kızım..... giydi.

Umarım torunum ve çocukları..........